Ana içeriğe atla

Kayıtlar

Ağustos, 2013 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

İkizlerle Kışa Hazırlık...

Bugün bizim mutfakta bir haraketlilik vardı ki sormayın gitsin. Başlığı okuyup da sakın küp küp turşular kurduğumuzu, yok efendim kavanoz kavanoz domates sosu hazırladığımızı ya da patlıcanları kurutmaya bıraktığımızı falan sanmayın. Biz sadece bilhassa ailece düşkün olduğumuz süt mısırların peşindeyiz :)

Bu sabah bir patates arabası hararetli hararetli "patatttteessss" diye böğürerek kapımızın önünden geçiyordu. İkizlerden biri derhal cama koştu. "Hani anne kaldır beni patatesçi geçiyor." İyi, ne yapalım?! İşi gücü bıraktık çıktık pencereye...Bu sırada patates kamyonu evin önünde durdu. Sonra evde patates olmadığı aklıma gelince 5 kg patates alıp sepetle yukarı çektik. İkizlerim kendilerine tiyatro sahnesi gibi gelen bu duruma bayıldılar tabii. Patatesçi amca mısır da lazım mı diye sorunca, hiç düşünmeden hayır dedim. Ama sonra düşündüm, hem ben hem de ikizlerim haşlanmış mısıra bayılırız. "Hadi bakalım amca 10 tane de mısır ver", evlatlarım kışın yoklu…

Çok Oyuncağın Zararları: Bir Oyuncakseverin Anılarından!

İkizlerim doğmadan önce de bir oyuncakseverdim. Odamın bir köşesini illa ki bir kaç peluş hayvan kaplar ya da illa ki bir yerlere sıkıştırılmış barbie ya da porselen bebekler olurdu. İkizlerimin doğumuyla birlikte bu tutku/itki/heves ikiye üçe katlandı. Daha hamileyken bile eve oyuncak taşımaya başladım. Ne zaman alışverişe çıksam elim kolum oyuncak dolu döndüm eve. Çocukları oyuncakçıya götürdüğümüzde bakıp bakıp bir şey almadan çıkmaya yeltendikleri zaman kollarından geri çekip bakın bu da var, şu da var demişliğim bile vardır. Pazarda hususi olarak oyuncakçının önünden geçer, uyduruk plastik oyuncaklar dikkatlerini çeksin diye dua ederim.

Peki iyi mi ederim? Hayır, hiç iyi etmiyorum. Siz siz olun oyuncak sevdalısı olmayın. Bir kere paranızın büyük bir kısmını ya bir iki gün içinde kırılacak ya da sıkılınıp bir köşede unutulacak eyalara yatırmış oluyorsunuz. İkincisi ev o kadar kalabalıklaşıyor ki yeri geliyor adım atacak yer, oturacak bir köşe bulamıyorsunuz. Üçüncü olarak bu kadar…

Okuyorum...şey yani okumaya çalışıyorum!

Bir kitap okuma teşebbüsüm ile tekrar karşınızdayım. Saat olmuş 20:45. Koca bir günü geride bırakmışım. Eşim çocukları alıp parka çıkarmış, bunun üzerinden bir buçuk saat geçmiş. Hala dışarıdalar. Ben bu arada evi süpürüp silmiş, mutfağı toplamış ve çamaşırları asmışım. Baktım hala gelen giden yok vanilya aromalı kapiçinomu hazırlamışım. Onu yalnız bırakmak istemeyen Rulokat kutusu peşimize takılıp taa salona kadar gelmiş. Ne eksik diye düşünüyorum...Okunacak bir kaç satır hiç fena olmazdı hani! Bir kaç gün önce başladığım roman: Sen Olmasaydın Ben Ne Yapardım. D&R'ın indiriminden kaçırılmamış bir fırsat. Ancak elli sayfa kadar okuyabilmişim. Hoş rayihalı içeceğime neden eşlik etmesin ki diye düşünüyorum. Düşüncelerimdeki öğeleri bir bir masaya taşıyorum. Kitabın kapağını henüz açmışım. Fincanım elimde daha tek yudum çekememişim. O da ne? Kapı zili mi? Yok canım komşununki çalıyor. Hayır, kendini kandırma, kalk hadi kapı çalıyor!! Çocuklar dönmüş olmalı. Kitabı kaldırmalıyım …

Yine Çadır, Yine Çıldır!

Nedir bu çocuklardaki çadır tutkusu anlamadım gitti. Geçen kış bahsetmiştim neredeyse her akşam sandalye ve çarşafları kullanarak çadır yapıyor ve içerisinde oynuyorduk. Bu arada oyuncak odasındaki gerçek oyun çadırı boş boş duruyordu. Nedense onun içinde oynamak cazip gelmiyordu. Ben de yaza girer girmez ilk iş çadırı söküp kaldırdım. Hem oda ferahladı hem ben!

Ama o da ne, çadır kalkar kalkmaz sandalye ve çarşaflarla yaptığımız çadır beğenilmez oldu. Tutturdular "çadır da çadır". "Yavrularım oynamıyordunuz, ben de kaldırıverdim. Kışa yine kurarız." "Hayır efendim. Çadır da çadır."

Karşılıklı allem ettik kallem ettik nihayetinde rekabet benim galibiyetimle sonuçlandı. Nasıl mı? Her zaman yaptığımız çadıra bir kaç renkli mandal ve bir kaç parça plastik tel ekleyerek dikkatlerini cezbetmeyi başardım :) 2 yıldır kullanılmadan boş boş duran oyun çadırlarını da kısmetse kışa tekrar kuracağım. Ona da bir kaç düğme ve çıt çıt ekledik mi eminim içinden çıkmazla…

Canım Catherine Arley'im !

Bu postuma siz deyin kozmetik yazısı ben diyeyim yeni yetme bir üniversiteli anısı. Yıllar yıllar önce Boğaziçi Üniversitesi'ni kazanıp ilk defa ayak basmışım İstanbul'a. O zamanlar Şirinevler'de yaşayan bir kuzenimin olması büyük şans benim için. Ancak henüz bana çıkmamış olan yurt odasının kaybı da büyük talihsizlik. İstanbul'a alışmak maksadıyla kuzenim beni gezdirip duruyor. Bir seferinde de Bakırköy'deki Carousel Alışveriş Merkezi'ne götürüyor. Tabii memlekette böylesine büyük binalar görmemişim. Büyüleniyorum resmen. Ve İstanbul'daki ilk alışverişimi şu an adını hatırlayamadığım bir kozmetikçide gerçekleştiriyorum. Catherine Arley yeşil tonlarında ikili far. O zamanlarda da seyrek makyaj yapan biri olarak zaten azıcık olan kozmetik malzemelerim arasında en güzide yeri alıveriyor sevgili farım.


O kadar değerliydi ki benim için resmen "gıdım gıdım" kullanıyordum. O derece yani. Tabii bu duygusal cimriliğin sonucu olarak far yıllarca cekmece ve…

Her Yiğidin Bir Yoğurt Yiyişi Vardır!

Dün sabah kahvaltı sonrası minik mideleri henüz açıkmamışken, "anne biz meyveli yoğurt istiyoruz" diye tutturdular. "Annecim biraz bekleyelim mi, yeni kahvaltı yaptık" dedim ama nafile "yicez de yicez" diye tutturdular. "Tamam" dedim, nihayetinde onlar yerken ben de mutfağı toplayabilecektim böylece. Bir iki damla düşerse halıya isabet etmesin diye koruyucu olarak gazete serdim altlarına; hem biraz kültür-sanat-politika haberlerine bakarlar hem de atıştırırlar gibisine :)

Mutfağı toplamam toplam 7 dakika falan sürdü. Bir başka değişle sadece 7 dakika yalnız kaldılar. Bu esnada seslerini, konuşmalarını dinledim. Gülüşmeler, kıkırdamalar, çok güzelmiş mmmmmm gibi ünlemler, vs. vs. Neyse dedim kendi kendime, kırk yılın başında uslu uslu bir meşguliyet içerisindeler. Ben de mutfakta oyalanıyorum ki güya dikkatlerini dağıtmayacağım, kendi kendilerine vakit geçirmeyi öğrenecekler, kendi başlarına yeme alışkanlıkları ilerleyecek falan.

Bir süre sonund…

Yeni Oyunumuz : Çamaşır Asmaca!

Ben ne zaman çamaşır asacak olsam ikizlerim benden önce balkona koşup iş bitirmeye yeltenirler. Yok çamaşır sepetini ben tutayım, hayır çamaşırları anneme ben vereyim, yok mandalları sen uzat, olmaz hepsini ben asıcam derken kendimi balkondan atmama ramak kala çamaşırı da mandalları da olduğu gibi bırakıp içerir gireriz :)

Her seferinde bu böyle olmaz dedim kendi kendime...demek çocuklar heves ediyor, içlerinde kalmasın. Balkon çoğunlukla rüzgarlı, ee oldukça da yüksek...çamaşırı değil asmaları, aşağı atmaları bile pek mümkün görünmüyor. Ben de  "yazıktır içlerinde kalmasın yavruların", ileride çamaşır asan bayanlara gıpta ya da nefretle bakmasınlar" diye düşünerek dün akşam saat 22.00 sularında onlara güzel bir çamaşırlık kurdum.

Daha önceden artan çamaşır iplerini iki sandalye arasına gerdim. Koca bir tabak mandalı ve kendi giysilerinden oluşan çamaşır yığınını da koydum önlerine. Önce şaşkın şaşkın süzdüler beni, sonra baktılar gayet ciddiyim hemen işe koyuldular. H…

Bahanemiz Hazır: Emzik bırakmaya çalışıyoruz !

Son üç gündür ikizlerime emzik emmeyi bıraktırmaya çalışıyorum. Aslında geç bile kaldım bu iş için ama çiş eğitimiyle çatışmasını istemedim. Bebek psikolojisinin de bir sınırı var değil mi?! Her ne kadar ben onların emzikli hallerine bayılsam da diş ve damak sağlığı açısından kurtulmanın vakti kesinlikle geldi. Bir de annelerinin (yani bendenizin) yedi yaşına kadar emzik emdiği göz önüne alnırsa herhangi bir genetik bozukluk baş göstermeden bu işin içinden sıyrılmamız gerekiyor!

İlk hamlemi Cuma günü öğlen uykularında yaptım. Biraz mırın kırın ettiler ama böğürme, kendini yerlere atma, kafalarını duvara çarpma gibi olaylar gelişmeyince güvenim arttı. Kesin tavrımı ortaya koydum ve onları bu işe teşvik etmek için emzikleri hakkında ne kadar kötü dedikodu varsa yaptım: Emzikleri yere düşmüştü, üzerine saçlar dolanmıştı, üstelik yırtık olduğu için içine tozlar kaçmıştı. Ben de onları çöpçü amcaya verdim :) Tabii bu numarayı yemediler. "Eczaneden yenisini alırsın anne" dediler.…

Mercimeklerden Resim Yaptık :)

Tatile gitmeden önce evdeki son bir kaç günümüz...Malum İstanbul'da iki gündür yağış var, bizim buralar bir de rüzgarlı ki sormayın. Yani iki gündür evde habis hayatı yaşıyoruz. İkizlerim başımın etini yiyiyor haliyle: Balkona çıkalım anne, parka gidelim anne, dışarıda top oynayalım anne...Tabii bu istekleri bastırıp onların hoşuna gidecek bir "ev meşgalesi" bulmak da bana düşüyor. Bugün bu görev uğruna yeşil mercimekleri harcadım.

İkizlerim uhu, makas, boya kalemleri ve resim defteri gibi kırtasiye malzemeleri ile vakit geçirmeye bayılır. Oturduk yine yer soframızın başına... "hadi" dedim, "biriniz güneş biriniz de bulut çizsin"..."mercimeklerden resim yapacağız". Bir sevindiler ki anlatamam...hemen havaya girdiler, yok uhuyu ben tutayım, mercimekleri ben dökeyim, güneşi kim çizsin falan filan...tabii mercimekleri yapıştırırken onların motor becerileri ve konsantrasyonları üzerinde çalıştık...bu esnada da epey bir zaman geçmiş oldu. Bir de…