27 Haziran 2014 Cuma

Sabır Taşı Çat Etti!


Dört yıllık çocuklu hayatımda edindiğim yegane tecrübelerden biri de (ki kendisi anneler için büyük değer taşır) çocukların 'sabır' denen kavramdan bihaber olmasıdır. Mesela kek istiyorsa hemen pişirilecek (sizin o esnada banyoyu ya da mutfağı ovuyor olmanız onun derdi değil) ya da dans etmek istiyorsa hemen edecek (o anda bir AVM'nin orta yerinde olsanız bile!). Bunlar küçük örnekler; bir de ikiz literatüründe (bunu ben uydurdum, boşuna araştırmayın) sabır taşı olan anneyi bile çatlatan örnekler var ki sormayın gitsin!

Yaz tatili geldi çattı dedik ya önceki yazılarda, boş geçirmek olmaz tabi bu dönemi. Ayaklarımızı bi' tuzlu suya sokalım, kızgın kumlardan serin sulara atlayalım, Temmuz güneşini tenimizde hissedelim, sahil boyunca turlayıp haşlanmış mısır yiyelim, değil mi ama?! Bu vesileyle biz yaz tatili programımızı yapıp uçak biletlerimizi aldık. Yanı sıra büyük bir de hata yaptık: 'Bilgisayarda na'pıyosun babacım?' diye soran ikizlere boş bulunup, 'Babaannelere gidecez ya oğlum, uçak bileti alıyorum' yanıtını verdik!Sonrası tam bir kaos, kısır döngü, denizci düğümü, dipsiz bir kuyu!

O anda herhangi bir tepki vermeyen ikizler daha sonra sırayla yanıma gelerek hünerlerini sergilemeye başlamıştı bile. Fırtına öncesi sessizliğe bürünen evimiz, 13. Cuma'yı aratmayacak korkulara gebeydi, ancak ben bunların tümünden henüz bihaberdim :) Önce ilk doğan usulca yanaştı yanıma:

"Anne babaannemlere ne zaman gidecez?"
"Daha var oğlum, çok sonra."
"Ne kadar sonra? Dün mü?"
"Hayır oğlum, dün geçti artık, bir kaç gün sonra"
"Şimdi mi yani? Hemen mi?
"Hayır oğlum, yatcaz kalkcaz yatcaz kalkcaz, bir sürü yatcaz kalkcaz, işte o zaman."
"Yatcaz kalkcaz hooop ordayız mı anne?"
"Sen benden gizli Gülşen mi dinliyosun?"
"Gülşen kim anne? O da mı bizimle gelecek?"
"Yok be oğlum. Hadi boş ver sen. Ben sana haber veririm giderken."
"Şimdi mi?"
"Hayır annecim. Uçak saati geldiğinde ben seni giydirip götürürüm. Daha çok var, tamam mı canım?"
"Nasıl çok var?"

Sonrası benim için bir muamma. En son kulaklarımın uğuldadığını, gözümün önünde lekeler uçuştuğunu ve bir nevi çarpıntı geçirdiğimi hatırlıyorum. Ha bir de diyaloğun 'komşu komşu, inci boncuk, inek içti...' şeklinde devam ettiğini.

Bu tarz olaylar eminim her annenin başına gelmiştir. Benim farkım (burada ben ile ikiz annelerini kastediyorum) bunu iki kere yaşama kaderimiz; çünkü bu acı diyaloğun 1 dakika sonrasında ikinci doğan ikiz yanıma yaklaşarak kaderin ördüğü ağlara bir ilmek de o attı :)

Demem o ki, siz siz olun sabırsız yavruları vakitsiz bilgilerle donatmayın. Aksi halde gençliğinizin baharı erkenden solar, otobüste/uçakta/takside/metrobüste "komşu komşu, inek içti, dağa kaçtı" diye sayıklar durursunuz alimallah.

Not 1: Henüz tatile çıkmadık...
Not 2: Evet her gün, sabah-öğlen-akşam babaannemlere ne zaman gidiyoruz diye sormaktalar :)


26 Haziran 2014 Perşembe

Bugün Uyumayacak mıyız Anne?

Havalar ısındı, balkonlar temizlendi, çiçekler sulanarak gerekli renk ve koku aranjmanı yapıldı, kapı-pencere gibi açılabilecek her yer açılıp sıcak yaz güneşinden azami miktarda istifade edildi, sokaklar tıka basa çocuk doldu  ve gök kubbe bir o kadar çocuk sesiyle yankılandı, dantelini kapan komşu hanımlar beton dökülmüş her bir kapı eşiği ve merdiven basamaklarını istila etti, su tabancaları, can simitleri, kolluklar tozlu baza altlarından çıkarıldı, küçük gelen mayolar bir kenara ayrılırken diyet telaşı her bir yüzücüyü sardı - kısacası - bizim buralara yaz geldi!

Güneşin erken doğmasıyla birlikte bizim evde de yataktan çıkma saati 09.00'dan 7.30-08.00 zaman dilimine çekildi. Ben daha çapaklı gözlerimi açıp nerede olduğumu anlamaya çalışırken ikizler çoktan yataktan çıkmış ve "hadi kahvaltı hazırla anne" nidalarıyla odama doluşmuş oluyorlar. Ayaklarımı sürüye sürüye tuvalet-mutfak-yemek masası üçgeninde 1 saat geçirdikten sonra herkesi doyurmayı başarıyorum. Öğlen saati çok sıcak olduğundan oyun saatimi park yerine balkonda geçiriyoruz, parka ise akşam saatlerinde çıkmayı tercih ediyoruz. Buraya kadar her şey iyi güzel. Sıradan bir çocuklu ev rutini kıvamında. Ancak 4 yaşına girdiğimiz bu yıl daha önce karşılaşmadığımız bir sorunla karşılaştım: ÖĞLEN UYUMAYALIM ANNE, LÜTTTFEEEEN!

Ama bu nasıl olur? İkizlerin öğlen uykusu benim yıllık iznim gibi, Alaçatı tatilim gibi, Aquapark eğlence merkezim gibi, olmazsa olmazım yani. O bir buçuk saatlik hem kısıtlı hem de sonsuz süre zarfına bir anne neler neler sığdırır...Karnını doyurur, akşam yemeklerini pişirir, ütüsünü yapar, uzanır kitap okur. Alllaaahhh Maldivler'de bir haftalık tatil hediye etseler vallahi de billahi de o süreye değişmem!!

Bu hafta bir gün baktım ki gerçekten uykuları yok, "hadi bi' deneyelim" dedim.

İlk gün normal saatinden 2 saat sonra ikizlerden biri uykum geldi diye sızlanmaya başladı. Bu sefer geç uyudu, geç kalktı, gece de haliyle geç yattı.

İkinci gün biri uyudu, biri uyumadı. Uyumayan uyuyanı rahatsız etti. Bana da dünyamı dar etti.

Üçüncü gün ikisi de uyumadı lakin akşam 19.00-20.00 civarında ağlamalar, feryat figanlar, yerde yuvarlanmalar, T.V.'ye sarmalar, ne ararsanız. Dünyam karardı.

Dördüncü gün baktım ki ben benlikten ikizler de insanlıktan çıkıyor, "siz daha olmamışsınız" diyerek her bir yavruyu yuvasına geri yolladım. Hissettiğim huzur paha biçilemez...

İkizlerle bu haftaki deneyimim, "ilkokul yıllarına kadar öğlen uykusunu kaldırmayı düşünmüyorum" dedirtecek kadar ileri safhadaydı :)




28 Şubat 2014 Cuma

Çocuklarınıza Düzen Kavramını Öğretiyor musunuz?


Hiç bir zaman böyle ak patiskalar serecek, havlu kenarlarına akça danteller gerecek, halıları ağarana kadar silecek titizlikte bir kadın olmadım. Maalesef ya da iyi ki içimde böyle bir kız çocuğu hiç olmadı. Bu noktada titizlik ve temizlik kavramını ayıralım ama. Her daim temiz ve düzenli oldum. Özellikle düzenime çok düşkünümdür. Mesela ikizlerimden önce DVD'ler alfabetik sıraya göre düzenlenir, kitaplar yazar adlarına göre gruplandırılır, giysilerim renklerine göre asılır, makyaj malzemelerim türüne göre kutulanırdı. İkizlerden sonra durum değişti tabii, düzen kavramı hayatımdan tamamen çıkıp gitti. Yatarken ayağıma giyeceğim pijamamı bile bulamaz oldum. Geçtim makyaj malzemelerimi tarak yüzü dahi görmedim. Yeni anne olacakların morali bozulmasın sakın. Bu geçici bir durumdu. Çocuklar büyüdükçe düzenimiz de yavaş yavaş geri gelmeye başladı. Tabii bu düzen o düzen değildi artık; yani düzen kavramı yeni bir boyut kazanmıştı. Örneğin kitaplar yırtılmadan, karalanmadan raflarda bir şekilde duruyorsa, DVD'ler üst üste yığılı bir şekilde dolabın içindeyse, giysileriniz yatak altlarında ya  da koltuk arkalarına atılmamışsa bu çok düzenli bir insansınız demektir :)

Durum her ne olursa olsun evdeki mevcut düzeni her daim çocuklarıma da geçirmeye çabalıyorum. Mesela her gün kahvaltı sonrasında sırayla odaların toplanacağını, oyuncakların türlerine göre oyuncak kutularına ayrılacağını, yataklarının açık bırakılmayacağını, ortadaki giysilerin kirliler ve temizler diye ayrılacağını biliyorlar. Hatta yer yer iş bölümü yapıyoruz. Ben yemek yaparken onlar çatal bıçakları diziyor, ben çamaşırları katlıyorum onlar dolaplarına yerleştiriyor (tabii kendi düzenlerince), ben toz alırken onlar oyuncaklarını kaldırıyor.

Düzen kavramı bence en kolay örnek olunarak kazandırılır. Yani çocuğa şunu yap, bunu getir, bunu buraya koy gibi emir cümleleri yerine, sizi o işi yaparken görmesi ve isterse kendisinin de size yardımcı olabileceğini bilmesi en güzel ve en kolay yolu...

Bir de çocuğun kurduğu düzene karışmak ya da karışmamak ikilemi söz konusu. Örneğin onun topladığı yatağı beğenmeyip o görmeden arkasından yatağı tekrar toplamak ya da kitaplarını dizdiği rafı hoş bulmayıp sizin kitapları tekrar dizmeniz gibi. Ben açıkçası buna karşıyım. Bu şekilde çocuğun özgüveninin yaralanacağına inananlardanım. Bu yüzden çocukların kitap rafı yukarıdaki görselde olduğu gibi. Ellemiyorum hiç. Kendileri alıp yine kendileri gönüllerince yerleştiriyorlar. Yani düzeni oluşturmak kadar onu korumak da önemli :)

Daha çok küçükler tabii, burada açıkladığım kadar yoğun ve detaylı düzen dersi çalışmıyoruz evde ama yaşına göre doz ayarlaması yaparak şimdiden belletmek lazım temel kavramları. İleride hem kendilerine hem de annelerine kolaylık olur değil mi ama?

27 Şubat 2014 Perşembe

Işın Kılıcı Düş Yakamızdan!


Bizim çocukluğumuzda şimdiki gibi sürüsüne bereket oyuncak bulmak mümkün değildi. Zaten çok çeşit de yoktu. Almanya'dan gelen kuzenlerimizde et bebekleri gördükçe küçük dilimizi yutardık şaşkınlıktan; o et bebeklerin eskiyince bizim olacağını bilmek de ayrı bir mutluluktu tabii. Biz yine şanslıydık, annem de babam da oyuncak yönünden hiç kısmadılar. Ben de onlara çekmişim demek ki! Benim boyumda bir bez bebeğim vardı masmavi, bir de pembe çay takımları, ne alaka bilmem ama bir ordu dolusu da plastik asker. Biraz daha büyüdükçe barbie bebekler eklendi. Önce ucuz pazar versiyonları ardından da hakikiler :) Ama en sevdiğim oyuncağım rahmetli canım babaannemin pazardan getirdiği plastik beşiğinde uslu uslu sallanan plastik bebeğimdi. Ne bir giysisi vardı ne tek tel saçı ama benimdi ve benim gözümde çok güzeldi...

Şimdi piyasa değişti tabii. Eski pazar oyuncakları kalmadı artık. Pazardaki tezgahlara bakıyorum da çoğu orijinal figür oyuncaklarının Çin Maçin kopyası. Hem uyduruk hem de sağlıksız. Gelin görün ki oyuncak mağazalarında da fiyatlar ateş pahası. Ama çocuk diyoruz, ama bir kez yaşanır diyoruz, aman kalbi kırılmasın diyoruz, aman mutlu olsun diyoruz ve mağazada ne kadar ucube, çirkin, şekilsiz şemalsiz robot, ejderha, uzaylı yaratık varsa dolduruyoruz eve. Evdeki Ben10'leri satsam hiç abartmıyorum rahatlıkla bir reşat alırım kendime :D

Lakin oyuncakları arasında bir oyuncak var ki bir türlü yakamızı kurtaramadık! İlk yazlıkta baş gösterdi bu hastalık. Sahil boyu geziyoruz. Minik minik tezgahlar açılmış renkli mi renkli. Biri de oyuncak tezgahı. Bizimkiler daha 2 yaşında falan. Renkli boruların ucuna kelebek melebek takmışlar satıyorlar 5 liraya. Işık dikkatlerini çekti aldık birer tane. Sonra bunlar üstündeki kelebekleri koparıp aldıkları oyuncakları ışın kılıcı niyetine kullanmaya başladılar. Sonra biz bu oyuncakları İstanbul'a dönerken yazlıkta bıraktık.

Yine bir gün mahalle kırtasiyesine gitmişiz, resim defteri falan alacağız. Al işte yine aynı oyuncak. Benimkiler tutturdu ışın kılıcı isteriz. "Oğlum o ışın kılıcı değil, ne yapacaksınız uyduruk şeyi" dediysem de laf anlatamadım. Aldık yine birer tane. Bunlar öncekilerden de uyduruk çıktı ve iki gün sonra kırılıp çöpü boyladı.

Başka bir gün Cevahir'deki Toyzzshop'dayız. Bizimkiler Star Wars patentli orijinal ışın kılıcının önüne park ettiler. Bu sefer 3 yaşını geçmişler kandırmak ne mümkün. Fiyatına bir bakayım dedim, bakmaz olaydım. Işın kılıcının ışınından gözüm kamaştı yanlış gördüm herhalde dedim. Florasan lambası kıvamındaki bir oyuncağa yalan söylememeyim ama yaklaşık 110 tl gibi bir fiyat biçmişlerdi. Çocukları çekiştire çekiştire çıkardım. Bir taraftan da söyleniyorum "yavrularım ben size mahalledeki elektrikçiden daha güzelini alırım" diye :D

Tesadüf buya o gün de pazar kurulmuş. Tezgah ışın kılıcı dolu. Işıksız ama ses efekti harika. Hem de 5 lira. Aldık geldik eve tabii. Her zamanki gibi gönülleri oldu. Ama ucuz etin yahnisi, birinci gün sesi çıkmaz oldu, ikinci gün sapı kırıldı, son gün de plastik başı eğrildi gitti :/

Geçen hafta yine Toyzzshop'tayız benimkiler bu sefer gidip yine bir Star Wars setinin önüne bağdaş kurmuşlar. İsteriz de isteriz. Efendim içinde ışıklı sesli ışın kılıcı, yine aynı özelliklere sahip ışın tabancası, bir adet uzay telsizi ve bir adet maskesi mevcuttu. Fiyatı da diğeriyle karşılaştırılınca sudan ucuz 29.90 tl. Hemen aldık tabii. Pazar gününden beri ellerinden düşmüyor.

Telefonda annemle konuşuyorum, ona anlattım olanları. "Plastiğe para vermeye pek bir meraklısın" dedi. .."bu çocuklar senin yüzünden tatminsiz olacaklar" dedi..."paran çoksa ver ben değerlendiririm" dedi de dedi! Annem haklı belki de ama benim bu yufka yüreğime söz geçmiyor. Bir kere çocuk olunur diyorum, bütçem yettiğince de mutlu olsunlar istiyorum. Alamayacağımız şeyler olduğunda "hayır"ı da "yok" u da biliyor benim çocuklarım teyzeleri :)))

Neyse çocuklara çok yüklenmeyeyim. Zamanında ben de büyük bir Star Wars hayranıydım ne de olsa :D

26 Şubat 2014 Çarşamba

Anneler Kitap Okur mu?



İkizlerim doğmadan önce yoğun çalışıyordum. Sabahın bir körü henüz karga sülalesi masa başına oturmadan evden çıkıyor ve tüm günü ofiste geçirdikten sonra gün yüzü görmeden akşam karanlığında eve giriyordum. Her ne kadar fiziksel olarak bir yorgunluğum olmasa da uyuşmuş olan beyin kaslarım ne yemek yapmama elveriyordu ne de temizlik. Ben de bu işleri en kolay yoluyla hallediyordum: Dışarıda yemek ve eve yardımcı almak. Böylece kendime ayırabileceğim az biraz zamanım kalıyordu. İşte bu az zamanımı sürekli okuyarak geçiriyordum. Kitaplar artık raflara sığmaz olmuştu. Maaşımın yarısını kitapçılarda yiyiyordum. İçkim sigaram yoktu şükür ama kitap bağımlılığım vardı :)

Derken ikizlerim doğdu ve kendimi büyük bir hengamenin ortasında buluverdim. Bebek bakımı mı? O da ne? derken sağ olsun annem ve kayınvalidem en münasip şekilde bana ne olduğunu bellettiler :) İkizler her ağladığında odadan odaya koşarken, makineyle süt sağarken, gecenin bir körü ikizlerden biri kucağımda gaz mücadelesi verirken ya da ikizlerden birini ayağımda sallarken gözlerim hep kitap raflarında oldu. Okumaya hasret kalmıştım ne de olsa. Hep böyle mi olacaktı acaba? Derken bir iki deneme yapayım dedim; ikizleri ayağımda sallarken bir kaç sayfa okur oldum. Onlar yataklarında uyurken bir kaç bölüm okur oldum. Ardından da onlar büyüdükçe de bir kaç kitap okur oldum!

Kitap okuma tutkum kadar kitap almak da bir tutkudur içimde. Hep yakınırım ya ikizlere çok oyuncak alıyoruz diye, heh işte aynı şey kitaplar için de geçerli. Her ay kendime en az üç kitap alıyorsam onlara beş alıyorum. Benim gibi okumayı sevsinler istiyorum. Sabah uyandıklarında elime bir kitap tutuşturduklarında ya da öğlen uykuya dalmadan önce "anne bugün bu kitabımızı okuyalım" dediklerinle nasıl mutlu hissediyorum bilemezsiniz!

Çocukların okuma alışkanlığı kazanmasında anne-babanın rolü büyükmüş, öyle diyorlar :) Eee baba bütün gün ofiste olduğuna göre iş başa düşüyor. Eskiden olduğu gibi yoğun okuma saatlerim yine onların uyku saatine denk düşüyor. Onlar ayaktayken onlarla birlikte geçirebileceğim vakitten çalmak istemiyorum çünkü. Ama zaman zaman onlar tatlı tatlı oyuna dalmışken sessizce bir köşeye çekilip onların görebileceği şekilde kitap okumaya başlıyorum. Bir beş-on dakika sonra oyunları sona yaklaştığında yanımda bitiveriyorlar hemen. "Anne bu ne?, ne okuyosun anne? Anne kitaptaki çocuk kim? Biz de okuyalım mı?" gibi ilgi cümleleri sıralanıyor peş peşe. Ardından kitabı ve kitap ayracımı benden alıp bir güzel incelemeye alıyorlar.

Çalışma odamızdaki kitaplıklardan birinde en alt raf tamamen onlara ait. Böylece kendi kitaplarına istedikleri gibi erişebiliyorlar. Ayrıca benim kitaplarım da onların elinin altında. Kitaba iyi davranmaları gerektiğini biliyorlar artık. Sayfa yırtma ya da karalama gibi huyları yok. Umarım bu güzel alışkanlıklarını kitap okuma alışkanlığıyla da perçinleyerek bir ömür muhafaza edebilirler.

Anneler kitap okur mu? Ya da okuyabilecek zaman bulabilir mi?
Bulur, okur...
Hatta çocuklarına da çok güzel örnek olur :)

25 Şubat 2014 Salı

Annelik ve Endişe Tohumu



Bence her kadının içinde doğuştan gelen bir endişe tohumu yer alır. Hamilelikle birlikte bu tohumun kabuğu çatırdamaya başlar ve doğumla birlikte de endişe tohumu en umulmadık yerlere kadar sürer filizlerini. En azından benim için bu böyle olmuştu. Tabiatım gereği zaten kaygılı yaklaşırdım hayata ancak ikizlerim doğduktan sonra bu endişe filizleri beni tamamen sarıp sarmaladı; başkalarının deyişiyle içime kaygı canavarı girmişti bir kez!

Filizlerin güçlenmesinde ikizlerimin 7 aylık doğması, doğduklarında kedi yavrusundan bile küçük (ve çirkin olmaları), 2 aylık küvöz sürecimiz, bu süreçte yaşanan talihsiz tıbbi vakalar, taburcu sonrasında hala ele alınamayacak kadar zayıf ve hastalığa yatkın olmaları da büyük bir rol oynamıştır sanırım. Aksi halde ruhsal durumumu etkileyecek kadar kaygılı bir anneye dönüşeceğim aklımın ucundan bile geçmezdi.

İkizlerim yeni doğduğunda üç kadındık evde: ben, dönüşümlü olarak annem ya da kayınvalidem ve bir yardımcı teyze. Şimdi anlıyorum ki bir eve üç kadın fazlaymış ama gelin görün ki o dönemde üç kadın daha olsa hayır demezdim valla billa :) Evdeki diğer iki kadın her ne kadar beni rahatlatmaya ve işimi kolaylaştırmaya çalışsa da bir noktadan sonra alıcılarımı kapatıp bildiğimi okuyordum yine. Nasıl mı?!

"Aman pencereyi açmayın bronşit olur, aman halıya oturtmayın mikrop kapar, sakın cep telefonuna yaklaştırmayın radyasyon var, ıspanaklar sadece beş su mu yıkandı? katiyen olmaz on su yıkanacak, yünlü giydirmeyin kaşındırır, naylon giydirmeyin terletir, bir kat çopra mı ayaklarında? olmazzzz üç kat olacak ayacıklarını üşütmesin yavrucuklar, oyuncakları sabunlu suyla yıkandı mı?, biberonlar sterilize edildi mi?, uyurlarken en az yirmi beş kez kontrol edildiler mi?, yatakları havalandırıldı mı?, desteksiz oturtmayın kambur olurlar, koltukta bırakmayın yere kapaklanırlar, yürüteçteyken  peşinden takip edin öne savrulurlarrrrr....yer yer abartmışım gibi gelse de kulağa, durum az biraz bundan ibaretti. Öyle ki evdeki kadınların saçımı başımı yolmak gibi derin bir his besledikleri yüzlerinden okunur hale gelmişti artık :))

Filizlenen endişe tohumu artık içimde maki bitki örtüsü kıvamına gelmişti. Öyle ki başka taze filizlerin içimde yeşermesine olanak tanımıyordu. İkizlerim büyüdükçe baktım ki böyle olmayacak. Bu gidişata dur demek lazım. Aksi halde ya ben paranoyaklıktan Bakırköy'e bir ziyarette bulunacağım ya da evdekiler beni katledip boş yere günaha girecekler :) Bu tabii madalyonun bir yüzü. Diğer yüzünde de annelerinin aşırı korumacılığına maruz kalan ikizler var. Kat kat giysiler içinde kurdeşen döken, camdan bakmanın bile ne demek olduğunu bilmeyen, yürüteçte dahi ellerini bırakmadığım zavallı bebelerim.

Kendi kendime yakalandığım bu endişe illetinden yine kendi kendime kurtulabilirdim. Düşündüm taşındım. Böyle devam edersem ayakları yere basan, bana bağlı olan ancak bağımlı olmayan, özgür, aklı başında, öz güveni sonsuz bireyler yetiştirmem mümkün görünmüyordu. Hal böyle olunca yine en büyük destek ev halkının telkinleri ve ikizlerimin rüştünü ispatlaması oldu. Nasıl mı?

Kat kat giydirdiğim bebe bronşit olurken don gömlek kalan bebe maşallah ortalıkta cirit atıyordu. Elinden tutup yürütecinde oynadığım bebe iki adım atamazken arkamı döndüğümde yürüteci formüla 1 yarış arabası gibi kullanıyordu, koltuktan düşecek diye 7/24 başında nöbet tuttuğum bebe gözümün önünde yere gümlerken 1-2 saniyeliğine yalnız kalan bebe koltuk kenarlarına tırmanabiliyordu :)

Ehh içinde endişe tohumları fışkıran, filizleri dört bucağı sarmış güzel anne, demek ki neymiş?! Her şeyin aşırısı herkese zararmış. Şükür o dönemleri atlattıktan sonra normal standartlara dönebildim. Yani olması gereken kadar kaygıyı taşıyorum içimde, yine her annenin sahip olduğu temel endişeler yüreğimde saklı. Hatta bu endişeler bazında öngörülerde bulunuyor ve çoğu durumda başarılı oluyorum çocuklarıma en güzeli, en rahatı verebilme konusunda.

Siz siz olun hem kendi kafa sağlığınız, hem de çocuklarınızın sağlıklı gelişebilmesi için endişe kuyusuna düşmeyin. Her şey tadında güzel, her şey ölçülü olduğu taktirde sağlıklı :)

24 Şubat 2014 Pazartesi

Kış günleri devam ederken...

Geçen haftanın ışıl ışıl gönül çelen kış günleri gitti ve yerini koyu kasvetli yine soğuk zamanlara bıraktı. Hal böyle olunca bizim de ev mahkumiyetimiz kaldığı hızla devam etmekte...Arada yapılan AVM kaçamaklarını saymıyorum. Kapalı özel bir alandan kapalı genel bir alana geçiş hayatımıza pek bir çeşni katmasa da "eh işte!" dedirtiyor sadece.


Soğuk kış günlerimin vazgeçilmezleri, kapalı kutu güzelliklerim...kitaplarım yine baş köşeyi aldılar. Bu hafta raflarda yerini henüz almış olan Prof. Dr. Yonca Tabak'ın Çocuk ve Alerji kitabına başladım. İkizlerden biri atopik dermatit, cildi o kadar hassas ki! İleri de astıma dönüşmemesi için neler yapmamız gerekiyor bilmem gerek. Satır satır hatmediyorum kitabı. Sonrasında da tedaviye başlamak niyetimiz. Henüz 40 sayfa okumama rağmen kitabın oldukça bilgilendirici olduğunu ve tıbbi kavramlar herkesin anlayabileceği şekilde açıklanmış olduğundan kolay bir okuma olduğunu şimdiden belirtebilirim.

Eş zamanlı olarak yine bir Füruzan kitabı: Parasız Yatılı. Daha çok yeni, ancak 20 sayfa falan okudum. Herhangi bir yorum ya da kıyaslama yapabilecek durumda değilim. Ancak Füruzan sevdiğim bir yazardır ve elime geçen her metnini okurum diyenlerdenim. Bu sevgimi de yazarın Gül Mevsimidir kitabına borçluyum. Okumadıysanız bir göz atın derim!


Kış günleri demişken....iş güç, çoluk çocuk derken hayat bizleri peyderpey yıpratıyor.  Bizler de naçizane kendisine karşı durmaya çalışıyoruz. İşte yukarıdaki görseldeki bu şirin kutucuk bu karşı savaşımının küçük bir parçası: Dudak balmı :)) Çok fazla bakım yapan bir bayan değilim ancak günlük nemlendiriciler ve dudak balmları baş ucumda durur. Bir bakmışım düzenli kullanıyorum, bir bakmışım ürünün son kullanma tarihi geçmiş gitmiş :) Kullanır mıyım, bitirebilir miyim, unutup gider miyim hiç bir fikrim yok ama ben bu küçük şeyin ambalajına vuruldum!


Ve gelelim sadece kışın değil her mevsimin vazgeçilmezine: Dağınık bir oturma odası! Ben toplamaktan bezdim ama onlar dağıtmaktan hiç vazgeçmedi. Ritüelleşmiş bir havada her gün olduğu gibi hiç sekteye uğratmadan bir görev bilinciyle metre kare başına bir ikiz koyarak her yeri dağıtmaya devam!! :) Yağmurlu günlerde yazı-çizi faaliyetlerimiz de hat safhaya ulaşıyor. Yalnız bir değil 3 adet defter ve iki düzine boya kalemini ancak yettirebiliyorum. Azı kurtarmıyor :)

Kış da bir gün bitecek elbet...